» Русская версия        » Türkce
Домашняя страницаСвязь с нами

Tevhid

Sira

Hadis

Fıkıh

Bidetler

Fetvalar

Kadin ve tesettur

Mekaleler

Forum

  
http://www.musluman.biz
http://www.hakyoluislam.com
http://kullukrisalesi.com
http://asri-saadet.com
http://islah.de
 http://kitabussunne.blogcu.com
http://www.islamhouse.org/
http://ebumuaz.blogspot.com/
 
 
Mü’min hanımlara hicabın farz oluşunun delilleri

Mü’min hanımlara hicabın farz oluşunun delilleri.

Bilindiği gibi sahabe asrından ve onlardan sonra gelenlerden kesintisiz olarak devralınan uygulama, uyulması ve kabul ile karşılanması gereken şer’i bir delildir. Mü’min kadınlar arasında sürekli olarak devralınagelen amelî uygulamanın icma ile ortaya koyduğu şu ki: Onlar herhangi bir zaruret ya da bir ihtiyaç bulunmadıkça evlerinde kalır, dışarıya çıkmazlar aynı şekilde mü’min hanımlar erkeklerin karşısına ancak örtünerek çıkarlar, yüzlerini açmazlar, vucutlarından herhangi bir tarafı açıkta bırakmazlar, süs takınarak görünmezlerdi. Müslümanlar bu uygulamayı ittifakla yapagelmişlerdir. Sözkonusu bu uygulama onların iffet, temizlik, haya, edep ve namusa düşkünlük binalarını yükseltmek maksatları ile de uyum arzeden bir uygulamadır. Bu bakımdan kadınlarının yüzleri açıkta, bedenlerinin yahut ziynetlerinin herhangi bir bölümünü örtmeksizin dışarı çıkmalarına imkân vermemişlerdir. Bunlar İslam’ın ilk günlerinden, ashab ve onlara güzelce uyan tabiin dönemlerinden bu yana bilinegelen, miras olarak devralınagelen iki icma konusudur. Bunu aralarında Hafız İbn Abdilberr, İmam Nevevi, Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye ve başkalarının da bulunduğu büyük imamlar topluluğu nakledegelmiştir. Bu uygulama İslam devletinin devletçiklere bölünme zamanı olan -yaklaşık- hicri on dördüncü asrın ortalarına kadar devam edegelmiştir.

Açılma önce Mısır’da yüzün üzerinden örtülerin kaldırılması ile başladı. Bu uygulama daha sonra Türkiye’de, arkasından Suriye’de arkasından Irak’ta görüldü. Daha sonra İslam ülkesinin batısında ve arap olamayan müslümanların arasında da görülmeye başladı. Arkasından bu çıplaklık vücudu örten elbiselerin tamamını çıkarmak demek olan açılıp saçılmaya kadar devam etti. İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn.
Bu açılıp saçılmanın arap yarım adasında da bir takım başlangıçlarını görüyoruz. Yüca Allah’dan sapan müslümanları hidayete iletmesini ve onlara gelecek musibetleri bertaraf etmesini dileriz.
Şimdi bu husutaki delillerimizi ortaya koyalım:
 
 
Hicabın mü’minlerin bütün hanımları için genel ve ebedî bir farz olduğuna dair Nur ve Ahzab surelerinde çeşitli deliller yer almaktadır. Bu delilleri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:
Birinci delil: Yüce Allah’ın: “Evlerinizde oturun” buyruğudur:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey peygamber hanımları, siz diğer kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takvalı kimseler iseniz edâlı ve yumuşak söylemeyin. O takdirde kalbinde hastalık bulunan kimse umutlanır. Siz hep uygun söz söyleyin. Evlerinizde oturun. İlk cahiliyyeninki gibi açılıp saçılarak, salınıp yürümeyin. Namazı da dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resûlune itaat edin. Ey ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri giderip tam anlamıyla sizi temizlemek ister.” (el-Ahzab, 33/32-33)
Bu, yüce Allah’ın peygamber hanımlarına bir hitabıdır, mü’minlerin hanımları da bu hususta onlara tabidir. Yüce Allah’ın özel olarak peygamber hanımlarına hitap etmesi şerefleri, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’ın nezdindeki konunmları dolayısıyladır. Diğer taraftan onlar mü’minlerin hanımları için uyulacak örneklerdir. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’e de pek yakındırlar. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler, tutuşturucusu insanlarla taşlar olan o ateşten, nefislerinizi ve ailelerinizi koruyunuz…” (et-Tahrîm, 66/6)
Mü’minlerin annelerinden –hâşâ- bir hayasızlık asla umulmamakla birlikte –ki Kur’an ve Sünnetteki bütün hitaplar da bu şekildedir- bu buyrukla umum kasdedilmektedir. Çünkü şer’i hüküm koymak, geneldir ve ayrıca muteber olan lafzın genelliğidir. Sebebin özelliği değildir. Özel oluşuna dair delil olmaya elverişli bir delil varid olmadıkça bu böyledir. Burada da böyle bir delil yoktur. Yüce Allah’ın Resûlune şu hitabında da durum böyledir:
“Andolsun eğer Allah’a ortak koşarsan, hiç şüphesiz amelin boşa çıkar ve andolsun sen hüsrana uğrayanlardan olursun.” (ez-Zümer, 49/65)
İşte bundan dolayı bu iki âyet-i kerimenin ve benzerlerinin hükümlerinin, bütün mü’minlerin hanımları için genellik ifade etmesi öncelikle sözkonusudur. Nitekim Yüce Allah’ın: “Onlara öf bile deme” (el-İsra, 17/23) buyruğu da böyledir. O halde –mesela- anne babayı dövmek öncelikle haramdır. Hatta Ahzab suresindeki iki âyet-i kerimede sonradan gelen ifadeler, hükmün hem mü’minlerin anneleri hem de onların dışındaki kadınlar için umumi olduğuna delil teşkil edecek ifadeler vardır. Bunlar da yüce Allah’ın: “Namazı da dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resûlune itaat edin” buyruklarıdır. Bunlar dinden oldukları kesinlikle bilinen, herkesi kapsayan genel farzlardır. Bu husus böylece anlaşıldığına göre, bu iki âyet-i kerimede mü’minlerin bütün hanımlarına hicabın ve yüzün örtünmesinin farz olduğuna üç bakımdan delâlet bulunmaktadır:
Birincisi: Edalı söz söylemenin yasaklanışı:
Yüce Allah mü’minlerin annelerine -mü’minlerin hanımları da bu hususta onlara tabidir- yumuşak ve edalı söz söylemeyi yasaklamıştır. Bu da erkeklerle konuşurken sözü yumuşatmak ve bir çeşit kırıtarak konuşmaktır. Bu yasak, kalplerinde zina arzusu hastalığı ve zinaya götüren sebepleri yapmak için kalbinin tahrik olma hastalığı bulunan kimselerin ümitlerini kesmek içindir. Böyle konuşmak yerine kadın, konuşma esnasında sözü uzatmadan, gereksiz açıklamalar katmadan ve yumuşatmadan ihtiyaç kadarı ile konuşur.
Konuşmada yumuşak ve edalı söz söylemeyi yasaklayan bu şekil, hicabın mü’minlerin hanımlarına farz olduğuna öncelikli olarak delil teşkil etmektedir. Şüphesiz yumuşak ve edalı konuşmamak, mahrem yerini korumanın sebeplerindendir. Yumuşak ve edalı konuşmamak, ancak haya, iffet ve utangaçlık ile tahakkuk eder. İşte bu hususiyetler hicabda saklıdır. Bundan dolayı evlerin içerisinde hicaplı bulunmak emri, bundan sonraki şekilde sözkonusu edileceği üzere açık bir şekilde gelmiştir.
İkincisi: Yüce Allah’ın: “Evlerinizde oturun” buyruğudur. Bu ise kadınların bedenlerini yabancı erkeklere karşı evlerin içerisinde korumak hakkındadır.
Bu yüce Allah’ın mü’minlerin annelerine -ki bu şer’î hükümde mü’minlerin hanımları onlara tabidir- evlerde kalmalarına orada huzur ve sükûn bulmalarına, orada karar kılmalarına dair bir emridir. Çünkü kadının hayati görevinin karargâhı orasıdır. Herhangi bir zaruret ya da bir ihtiyaç olmadıkça kadın dışarı çıkmaktan kendisini alıkoymalıdır.
Abdullah b. Mesud radıyallahu anh dedi ki: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:
“Kadın bir avrettir. Dışarı çıktı mı şeytan onu gözetler. Kadının rabbinin rahmetine en yakın olduğu hal, evinin içinde bulunduğu vakittir.” Bu hadisi Tirmizi ve İbn Hibban rivayet etmiştir.
Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye –Allah’ın rahmeti üzerine olsun- fetvâlarında (XV, 297) şunları söylemektedir: “Çünkü kadının erkekten oldukça farklı olarak korunması ve muhafaza edilmesi gerekir. Bundan dolayı ona özel olarak hicap emri verilmiş, süslerini açığa vurmayı terketmesi, açılıp saçılmaktan vazeçmesi istenmiştir. Kadın hakkında elbiselerle ve evlerin içerisinde gizlenme emri, erkek hakkında sözkonusu olmayacak şekilde emredilmiştir. Çünkü kadının erkeklere görünmesi fitneye sebeptir; erkekler de onlar üzerinde hakimdirler.”
Fetvâlarında (XV, 379) şunları da söylemektedir: “Başkalarının avretine ve buna benzer muharremâta bakmaktan gözü sakınmayı kapsadığı gibi, insanların evlerine bakmaktan gözü sakınmayı da kapsar. Çünkü kişinin, elbiseleri kendisini nasıl örtüyorsa evi de bedenini öylece örter. Şanı yüce Allah istizan (başkasının evine girmek için izin istemek) ile ilgili âyetten sonra, gözü haramdan sakınmayı ve edep yerini korumayı sözkonusu etmiştir. Çünkü evler tıpkı bedenin üstündeki elbiseler gibi örtücü şeylerdir. Nitekim yüce Allah şu buyruğunda iki tür giyimi bir arada sözkonusu etmiştir:
“Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaydı. Dağlarda sığınıp barınacağınız yerler yarattı. Sizi sıcaktan (ve soğuktan) koruyacak elbiseler ve (savaşta) kendinizi kuvvetinizden (düşmanınızdan) koruyacak zırhlar bağışladı.” (en-Nahl, 16/81)
Çünkü onların herbirisi sıcak güneş ve soğuk gibi yerine göre derinin gözeneklerinden içeriye işleyen rahatsızlık verici hususlara ve Adem oğullarının gözü, eli ve bunun dışındaki vasıtalarla verebileceği zararlara karşı bir koruyucudur.”
Üçüncüsü: Yüce Allah’ın: “İlk cahiliyyeninki gibi açılıp saçılarak, salınarak yürümeyin” buyruğundaki ifadelerdir.
Yüce Allah mü’minlerin annelerine evlerinde oturmayı emrettikten sonra çokça, dışarı çıkarak yüzleri açık, hoş kokular sürünüp süslenmiş, yüce Allah’ın örtülmesini emrettiği güzellik ve ziynetlerini açığa çıkarmış bir şekilde cahiliyye dönemindeki gibi açılıp saçılmayı yasaklamaktadır.
“Teberrüc: açılıp saçılmak” lafzı “burc” dan gelmektedir. Baş, yüz, boyun, göğüs, kol, bacak ve buna benzer yaratılış itibariyle ziynet (süs) olan güzellikleri yahutta sonradan edinilmiş süsleri göstermekte ileri gitmek te bu kabildendir. Çünkü çokça dışarı çıkmak yahut açılıp saçılmakla birlikte dışarı çıkmak, pek büyük bir fesat ve bir fitneyi ihtiva eder. İlk cahiliyye ile bunun nitelendirilmesi konuyu açıklığa kavuşturan bir nitelemedir. Tıpkı yüce Allah’ın: “İşte bunlar tam on gündür” (el-Bakara, 2/196) buyruğundaki “tam” lafzını andırmaktadır.
“İlk” lafzının bir benzeri de yüce Allah’ın: “Ve o evvelki Âd’i helâk edendir” (en-Necm, 53/50) buyruğunda geçmektedir.
“Teberrüc: açılıp saçılmak” Yüce Allah’ın izniyle ileride gelecek olan altıncı esasta açıklanacak bir kaç şekilde ortaya çıkar.
İkinci Delil: Hicap Âyeti:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Peygamberin evlerine sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin. Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın. Fakat davet olunduğunuzda girin. Yemek yediniz mi dağılın, söze dalmak için de beklemeyin. Çünkü bu peygamberi rahatsız etmekte ama o sizden utanmaktadır. Allah ise haktan utanmaz. Hanımlarından ihtiyacınız olan bir şey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin. Bu sizin kalbiniz için de onların kalpleri için de daha temizdir. Sizin Allah’ın Rasûlüne eziyet vermeniz de, ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyen olacak bir şey değildir. Çünkü bu, Allah’ın yanında çok büyük bir iştir
Siz bir şeyi açıklar veya onu gizlerseniz şüphesiz ki Allah herşeyi çok iyi bilendir.
Hanımlar için babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kendi (müslüman) kadınları ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) hakkında günah yoktur. Allah’tan korkun. Şüphe yok ki Allah herşeye tanıktır.” (el-Ahzap, 33/53-55)
Bu âyetlerin ilki “hicâb âyeti” diye bilinmektedir. Çünkü mü’minlerin annelerine ve hanımlarına hicabın farzoluşu ile ilgili nazil olan ilk âyet odur. Bu âyet hicretin beşinci yılı zü’l ka’de ayında inmişti.
Nüzûl sebebi, Enes radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadise göre şöyledir: Ömer radıyallahu anh dedi ki: Ben “Ey Allah’ın Resûlu, dedim. Senin huzuruna iyi kimseler de kötü kümseler de girmektedir. Keşke mü’minlerin annelerine hicabı emretsen.” Bunun üzerine yüce Allah hicap âyetini indirdi. Hadisi, Ahmed ve Sahih’inde Buhari rivayet etmiştir.
Bu buyruk, vahyin mü’minlerin emiri Ömer b. el-Hattab’ın temennisine uygun olarak geldiği hususlardan birisidir. Ve bu onun için büyük bir meziyettir.
Âyet nâzil olunca Peygamber sallallahu aleyhi vesellem yabancı erkeklerin onların yanına girmelerini engelledi. Müslümanlar da hanımlarını yabancı erkeklere karşı örttüler. Bu, kadınların başlarından ayaklarına kadar bedenlerini örtmesi ve üzerlerindeki yapay ziynetleri setretmeleriyle oldu. O halde hicap, kıyamet gününe kadar her mü’min hanıma genel bir farzdır. Bu âyetlerin bu hükme delâletleri aşağıda görüleceği üzere bir kaç şekildedir:
Birinci Şekil: Bu âyet nâzil olunca Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hanımlarını hicaba soktu, ashab-ı kiram da hanımlarını hicaba soktu. Bunu da yüzlerini, bedenlerinin diğer kısımlarını ve yapay süslerini örtmek suretiyle gerçekleştirdiler. Mü’minlerin hanımları bu şekilde uygulama yapıp devam ettiler. İşte bu âyetin hükmünün mü’minlerin hanımlarının tümünü kapsadığına, hükmünün genelliğine delâlet eden amelî bir icmadır. Bundan dolayı İbn Cerir –Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu âyetin tefsirinde (XXII, 39) şunları söylemektedir:
“Yüce Allah’ın: “Hanımlarından ihtiyacınız olan bir şey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin” buyruğuyla şunları söylemektedir: Eğer sizler Peygamber’in ve sizin eşleriniz olmayan mü’minlerin hanımlarından bir şey isteyecek olursanız, onlardan perde arkasından isteyiniz. Sizin ve onlar arasında örtücü bir cisim arkasından isteyiniz demek istiyor…”
İkinci Şekil: Bu hicab âyetinde: Yüce Allah: “Bu sizin kalbiniz için de onların kalpleri için de daha temizdir” diye buyurmaktadır. Bu buyruk, daha önce geçen Yüce Allah’ın: “Onlardan perde arkasından isteyin” buyruğundaki hicabı farz kılmanın gerekçesidir. Bunu ima ve dikkat çekme yoluyla ortaya koymaktadır. Buradaki sebep genel olduğundan ötürü hüküm de geneldir. Çünkü erkek ve kadınların kalplerinin temizliği, şüpheden uzak oluşu, bütün müslümanlardan istenen bir şeydir. Dolayısıyla hicabın mü’minlerin hanımları için de farz oluşu, mü’minlerin annelerine farz oluşundan daha önceliklidir. Çünkü her türlü eksiltici özellik ve kusurdan temizdirler. Allah tümünden razı olsun.
Böylelikle hicabın farz oluşunun, Peygamber’in hanımlarına has olmadığı ve bütün hanımlar hakkında umumi bir hüküm olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Çünkü hükmün gerekçesinin genel oluşu bu husustaki hükmün genelliğine de delildir. Bir müslüman çıkıp: Buradaki bu “sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir” buyruğundaki illet (gerekçe), mü’minlerden herhangi birisi hakkında kasdedilmiş değildir, diyebilir mi? Küçük olsun büyük olsun hicabın farzoluşunda gözetilen bütün maksatları kapsayan ve hiç birini dışarda bırakmayan ne büyük bir gerekçedir bu!
Üçüncü Şekil: Hükmün tahsis edildiğine (genelliğinin daraltıldığına, özelleştirildiğine) dair bir delil ortaya konulmadıkça muteber olan lafzın genelliğidir. Sebebin özelliği değildir. Kur’ân’ın bir çok âyetinin nüzul sebebi vardır. Bu âyetlerin hükümlerini herhangi bir delil bulunmadan sadece sebepleri dairesine hasretmek, teşrîi iptal etmektir. O vakit diğer mü’minlerin bu hükümlerden payı nedir?
Bu, Yüce Allah’a hamdolsun ki açık bir husustur. Bunu biraz daha açıklayalım: Şeriatte hitabın muhataba yöneltilmesi kaidesi şudur: Bir kişiye yönelik hitabın hükmü ümmetin tamamını kapsar. Çünkü hepsi teklif hükümleri bakımından birbilerine eşittir: Ancak tahsise delâlet eden bir delilin bulunması halinde, o vakit o delile dönülür. Burada ise tahsis edici bir delil bulunmamaktadır. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kadınlarla bey’atleştiği sırada şöyle demiştir: “Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim bir tek kadına söylediğim söz, hiç şüphesiz yüz kadına söylediğim söz gibidir”
Dördüncü Şekil: Peygamber’in hanımları bütün mü’minlerin anneleri gibidir. Nitekim Yüce Allah: “Ve onun hanımları mü’minlerin anneleridir” (el-Ahzab, 33/6) diye buyurmuştur. Peygamber’in vefatından sonra onları nikâhlamak tıpkı bir kimsenin annesini nikâhlaması gibi ebediyyen haramdır. 
“Ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değidir.” (el-Ahzâb, 33/53)
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’ın hanımları böyle olduğuna göre, hicabı mü’minlerin diğer hanımlarını dışarda tutarak munhasıran mü’minlerin anneleri hakkında kabul etmenin hiçbir anlamı yoktur. Bundan dolayı hicabın farz oluş hükmü, bütün mü’min hanımları kapsayan kıyamete kadar genel bir hükümdür. Daha önce geçtiği üzere, onların hanımlarını hicaba sokmaları uygulamasından görüldüğü gibi, ashabın anladığı da budur.
Beşinci şekil: Hicabın Farz olduğu hükmünün mü’minlerin hanımları hakkında da delil teşkil eden karinelerden birisi de Yüce Allah’ın âyetin baş tarafında: “Ey iman edenler, Peygamber’in evlerine sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin…” diye buyurmuş olmasıdır. Bu izin isteme bütün mü’minlerin evlerine girmek için genel bir edeptir. Kimse çıkıp ta bu hüküm mü’minlerin diğer evleri dışarda kalacak şekilde, sadece Peygamberin evlerine munhasırdır, diyemez. Bundan dolayı merhum İbn Kesir Tefsirinde (III, 505) şunları söylemektedir: “Müslümanların cahiliyye döeminde ve İslam’ın başlangıç dönemlerinde uyguladıkları şekilde Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’ın hanelerine girmeleri mü’minlere yasaklanmaktadır. Yüce Allah bu ümmet için gayrete gelince, bunu (izin istemeyi) emretti. Bu da Yüce Allah’ın bu ümmete olan ikramlarındandır. Bundan dolayı Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem: “Sakın (yanlız başına bulunan) kadınların yanına girmeyiniz…” diye buyurmuştur.
Hicabın farz oluşunun peygamberin hanımlarına özel olduğunun söyleyen kimselerin, izin isteme hükmünün de ona munhasır olduğunu söylemesi gerekir ki; böyle bir kanaât bildiren olmamıştır.
Altıncı şekil: Hükmün genellik ifade ettiğini ortaya koyan husulardan birisi de bundan sonraki Âyet-i Kerimede: “Hanımlar için babaları, oğulları … hakkında günah yoktur” diye buyurulmuş olmasıdır. Günah olmaması genel olan asıl hükümden bir istisnâdır ki, bu hüküm hicabın farz olduğudur. Asıl hükmün tahsis edildiği (özelleştirildiği) iddiası, ona bağlı olan fer’î hükmün tahsis edilmesini de gerektirir. Ancak icma ile böyle bir şey kabul edilmemiştir. Çünkü kadının mesela babası gibi mahremlerin önüne elleri ve yüzünü örtmeksizin çıkmasının günah olmadığı herkes hakkında genel bir hükümdür. Mahrem olmayanlar hakkında ise kadının hicaba girmesi farzdır.
İbn Kesir Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu âyetin tefsirinde (III, 506) şunları söylemektedir: “Yüce Allah hanımlara yabancılara karşı hicaba girmeyi emrettikten sonra, bu akrabalara karşı hicaba girmenin gerekmediğini açıklamaktadır. Tıpkı Nur suresinde: “Ziynetlerini eşlerinden, babalarından başkasına sakın göstermesinler (en-Nur, 24/31) buyruğunda onları istisna ettiği gibi, burada da etmiştir. Bu âyet-i kerime tamamıyla dördüncü delilde ele alınacaktır. Merhum İbnu’l-Arabî bu âyete “Damair (zamirler) âyeti” adını vermektedir. Çünkü Yüce Allah’ın kitabında zamirleri en çok ihtiva eden âyet budur.
Yedinci şekil: Bu surede hükmün umumi olduğunu ve tahsis (hükmünü daraltıp özelleştirme) davasının bâtıl olduğunu ortaya koyan Ahzab suresi 59. Âyet-i Kerimesi: “Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki: cilbâblarını üzerlerine giyinsinler” buyruğunda yer alan “mü’minlerin hanımlarına” buyruğudur. Bu ifade ile hicabın ebediyyete kadar bütün müminlerin hanımlarına farz oluşunun genel bir hüküm olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Üçüncü Delil: Cilbâbları yüzlere sarkıtmayı emreden ikinci hicab âyeti:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki: Cilbâblarını üzerlerine giysinler. Bu onların tanınıp incitilmemeleri için daha uygundur. Allah bağışlayandır, merhamet buyurandır” (el-Ahzab, 33/59)
Suyuti –Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demektedir: “Bu hicap âyeti diğer kadınlar hakkındadır. Bu âyet-i kerimede onların baş ve yüzlerini örtmelerinin farz olduğu hükmü belirtilmektedir.”
Şanı yüce Allah, bu âyet-i kerimede özellikle Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in hanımlarını ve kızlarını sözkonusu etmesi onların şerefleri ve bu tesettürün diğer kadınlara nisbetle Peygamber Efendimize yakınlıkları sebebiyle onların hakkında daha kesin oluşundan dolayıdır. Yüce Allah da: “Ey İnsanlar, kendinizi ve aile halkınızı ateşten koruyun” (et-Tahrîm, 66/6) diye buyurmaktadır.
Daha sonra Yüce Allah, hükmü bütün mü’minlerin hanımları hakkında umumileştirmektedir. Bu âyet-i kerime tıpkı birinci hicap âyeti gibi, bütün mü’minlerin hanımlarının yüzlerini, bütün bedenlerini ve sonradan edindikleri yapay ziynetlerini kendilerine yabancı sayılan erkeklere karşı bütünüyle örtmenin farz olduğu hususunda çok açık hüküm ihtiva etmektedir. Bu ise onların cilbâb ile örtünerek tessettüre bürünmeleriyle olur. Cilbâb yüzlerini, bütün bedenleri ve onun ziynetlerini örtüp setreder; bununla onlar açılan cahilî kadınlarından ayırd edilmektedirler. Bu onların başkaları tarafından herhangi bir eziyete maruz kalmaması ve herhangi bir kimsenin onlardan yana ümide kapılmaması içidir.
Bu âyet-i kerimede yüzün setredilip örtülmesinin kasdedildiğine dair bir kaç bakımdan delil vardır. Sözkonusu bu şekilleri şöylece açıklayabiliriz:
Birinci Şekil: Âyet-i kerimedeki cilbâbın anlamı Arap dilindeki anlamının kendisidir. Bu da vucudun tamamını örten geniş elbise demektir. Mülâe, abae anlamındadır. Bu kadının elbiselerinin üzerinden, başının üstünden, yüzünün ve bedeninin diğer kısımları ile bedenindeki yapay ziynetleri ve ayaklarını örtecek şekilde uzatılan elbisenin adıdır.
Böylelikle hem sözlük, hem de şer’î anlamı itibariyle bedenin diğer bölümleri gibi yüzün de cilbâb ile örtülmesi gerektiği sabit olmaktadır.
İkinci Şekil: Cilbâbın yüzü örtmeyi de kapsaması kasdedilen ilk anlamdır. Çünkü cahiliyye döneminde kimi kadınların bedeninden görünen kısımları yüzleri idi. O bakımdan yüce Allah, Peygamber’in ve mü’minlerin hanımlarına cilbâbı üzerinden sarkıtarak yüzlerini setredip örtmelerini emretmiştir. Çünkü buradaki “idnâ: sarkıtmak, salmak” fiili “alâ: üzerine” harfi (edatı) ile geçişli fiil haline getirilmiştir. Bu ise gevşek bir şekilde sarkıtmak anlamını ihtiva ettiğini göstermektedir. Gevşek bir şekilde sarkıtmak ise, ancak yukarıdan aşağıya olur. Burada başların üzerinden yüzlerin ve bedenlerin üzerine sarkıtmakla gerçekleştirilmesi sözkonusudur.
Üçüncü Şekil: Cilbâbın yüzü, bütün bedeni ve bedenin üzerindeki -yapay ziynet olan- elbiseleri örtmesi gerektiği, ashabın hanımları tarafından anlaşılmış bir hükümdür. Şöyle ki Abdürrezzak’ın Musannef’inde Umm Seleme radıyallahu anha’dan şöyle dediğine dair bir rivayet nakledilmektedir: “Şu: ‘Cilbâblarını üzerlerine salsınlar’ âyeti nazil olunca ensar hanımları üzerlerinde giyindikleri siyah örtüleri olduğu halde dışarı çıktıklarında vakarlarından adeta başalarının üzerinde kargalar varmış gibi göründüler.”
Âişe radıyallahu anha’dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Yüce Allah ensar hanımlarına rahmet buyursun! Çünkü “Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki…” âyeti nazil olunca çarşaflarını yırttılar. Onlara büründüler, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’ın arkasında başlarının üzerinde kargalar konmuş gibi namaza durdular” Bu hadisi de İbn Merduyeh rivayet etmiştir.
Âişe radıyallahu anha’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah ilk muhacir hanımlara rahmet buyursun. Çünkü Yüce Allah: “Baş örtülerini de yakalarının üzerine indirsinler” (en-Nur, 24/31) buyruğunu indirince onlar çarşaflarını yırtıp onlarla örtündüler” Bu hadisi Buhari, Sahih’inde rivayet etmiştir.
Her iki hadisde de hanımların yüzlerini örttüklerinden bahsedilmektedir.
Umm Atiyye radıyallahu anha dedi ki: Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bizlere Ramazan ve Kurban bayramlarında kadınları, ay hali olanları ve henüz evlenmemiş genç kızları dahil (namazgâha) çıkarmamızı emretti. Ay hali olanlar namaza durmayacaklar, fakat hayra ve müslümanların dualarına (ve ibadetlerine) tanık olacaklar. Ben
“Ey Allah’ın Rasulu, ya bizim herhangi birisinin cilbâbı yoksa ne yapsın?” diye sordum. Peygamber şöyle buyurdu:
“Kız kardeşi ona kendi cilbâbını versin” Hadis Buhari ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.
İşte bu kadının cilbâbsız olarak yabancı erkeklerin önüne çıkmasının yasak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Doğrusunuı en iyi bilen Allah’dır.
Dördüncü Şekil: Âyet-i kerimede cilbâbın bu anlamına ve ensar ve muhacirlerin hanımlarının (Allah hepsinden razı olsun) cilbâblarını üzerlerine salmak suretiyle yüzlerini örtmek için ellerini çabuk tuttukları bu uygulamalarına delalet eden nassda zikredilmiş bir karine de bulunmaktadır. Bu karine Yüce Allah’ın “Ey Peygamber, zevcelerine… de ki” buyruğundadır. Buna göre Peygamber, hanımlarını hicaba büründürmek ve yüzlerini örtmelerini sağlamakla yükümlüdür. Bu hususta müslümanlar arasından farklı bir kanaat belirten hiç bir kimse yoktur. Bu âyet-i kerimede Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’ın hanımlarının kızları ve mü’minlerin hanımlarıyla birlikte sözkonusu edildiğini görüyoruz. İşte bu bütün mü’min hanımların cilbâblarını salmak suretiyle yüzlerini örtmelerinin farz olduğuna açık bir delalettir.
Beşinci Şekil: “Bu, onların tanınıp incitilmemeleri için daha uygundur” buyruğundaki gerekçe (illet), Yüce Allah’ın: “Giysinler, salsınlar” buyruğundan anlaşılan salmak ile alakalıdır. Bunun böyle olması yüzün setredilmesinin vucubunu öncelikle gerektiren bir durumdur. Çünkü yüzün örtülmesi iffetli kadınların bilinip de herhangi bir eziyete maruz kalmamaları için bir alâmettir. Bu âyet-i kerime yüzün örtülüp kapatılması hususunda açık bir nasstır. Diğer taraftan yüzünü örten bir kadının, bedeninin geri kalan bölümünü ve avretini açması asla ümit edilemez. Dolayısıyla hicabın yüzün üzerinden açılması, serseriler tarafından eziyete maruz kalmasına bir sebeptir. O halde bu gerekçe mü’min kadınların cilbâb ile bütün bedenlerini ve ziynetlerini örtmelerinin farz oluşunun gerekçesidir. Böylelikle iffetli oldukları onların şüphe ve kötü niyetli kimselerin düşündüklerinden uzak, örtülü, tesettürlü kimseler oldukları bilinsin; kendileri fitneye maruz kalmasın, başakalarını fitneye çekmesin ve böylelikle eziyete maruz kalmasınlar. Bilindiği gibi kadın son derece tesettürlü olduğu takdirde kalbinde hastalık bulunan bir kimse ona hiç bir şekilde ilişemez. Hain bakışlar ona bakmaz. Oysa yüzünü açan, saçılan bir kadın böyle değildir; herkes ondan bir şeyler umabilir.
Şunu bilelim ki cilbâb ile tesettür, iffetli kadınların tesettürüdür. Daha önce cilbâbın nasıl giyileceğine dair açıklamalarda geçtiği üzere; cilbâbın başın üzerinden salınması gerekir. Omuzların üzerinden değil. Aynı şekilde cilbâbın –abanın- bizatihi ziynet olmaması da gerekir, Ona herhangi bir nakış ya da dikiş yoluyla ziynet ve dikkat çekici bir şey katılmamalıdır. Aksi takdirde bu, şari’in bedeni ve ziyneti saklamak onu ona yabancıların gözlerinden örtmekteki maksadını gerçekleştirmemiş olur.
Müslüman kadın, hiç bir zaman erkeklerin karşısına çıkmalarından, yabancıların dikkatini çekmekten zevk alan, erkekleşmiş kadınlara sakın kanmasın. Bunlar yaptıkları ile açılıp saçılan kimseler arasında sayıldıklarını açıkça ilan etmektedirler. Bunlar evlerin ışığı olan iffetli, takvalı, tertemiz, şerefli ve hoş kadınlar olmaktan sarfı nazar etmiş kimselerdir. Yüce Allah mü’minlerin hanımlarına iffet ve iffete götüren yollar üzerinde sebat versin.
Dördüncü Delil: Nur Suresi’nde yer alan iki âyet-i kerimededir:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Mü’minlere söyle ki: gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar. Böylesi onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah yaptıkları işlerden çok iyi haberdar olandır.
Mü’min kadınlara da de ki: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar. Dışarıda kendiliğinden görünen kısmı hariç süslerini göstermesinler. Başörtülerini de yakalarının üzerine indirsinler. Ziynetlerini eşlerinden, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kardeşlerinden, kardeşlerinin oğullarından, kızkardeşlerinin oğullarından, kendi (müslüman) kadınlarından, cariyeleri (olan müslüman ve kâfir kadınları)ndan, kadınlara meyli olmayan erkeklerden ve kadınların avret yerlerini henüz anlamayan erkek çocuklardan başkasına sakın göstermesinler. Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar. Ey iman edenler. Allah’a topluca tevbe edin ki felah bulasınız.” (en-Nur, 24/30-31)
Bu iki âyet-i kerimede hicabın ve yüzün örtülmesinin farz oluşuna dair delâlet, biri diğeri ile alakalı dört şekilde ortaya çıkmaktadır. Şöyleki:
Birinci Şekil: Birinci âyette ve ikinci âyetin başında aynı zamanda hem erkeklere hem de kadınlara gözlerin haramdan sakınılması ile mahrem yerlerinin korunması emrinin verildiğini görüyoruz. Bunun tek sebebi zina günahının büyüklüğü ve gözü haramdan sakınmak ile mahrem yerlerini korumanın hem dünyada hem de ahirette mü’minler için daha temiz oluşu ve bu hayasızca günaha düşmekten uzak tutmasıdır. Şüphesiz mahrem yerinin korunması ancak bu hususta esenliğe kavuşup günahtan korunmak için gerekli sebepleri gerçekleştirmekle olabilir. Bu sebeplerin en büyüğü gözün haramdan sakınmasıdır. Gözün haramdan sakınması ise ancak bedenin bütünüyle ve gerçek anlamda örtülmesiyle gerçekleşir. Yüzün açılmasının, yüze bakıp ondan zevk almaya sebep olduğu hususunda aklı başında hiç bir kimsenin şüphesi yoktur. Gözler de zina eder. Gözlerin zinası bakmaktır. Vesile ve sebeplerin hükmü maksatlarına göre değişir. Bundan dolayı bundan sonraki şekilde açıklayacağımız gibi hicab emri açıkça gelmiş bulunmaktadır.
İkinci Şekil: “Dışarıda kendiğilinden görünen kısmı hariç, süslerini göstermesinler.” Yani bilerek ve kasdî olarak yabancılara hiç bir ziynet göstermesinler. İsteyerek değil de zorunlu olarak kendiliğinden görünen müstesnadır. Kadının buluz ve başörtüsünün üstüne giyindiği cilbâb –aba- nın dış yüzü gibi gizlenmesine imkan bulunmayan şeyler, buna örnektir. Bu gibi şeylerin görünmesi, onlara bakılması, yabancı kadının bedeninden herhangi bir tarafı görmeyi gerektirmez. İşte bu gibi şeylerin görülmesi affedilmiştir.
Yüce Allah’ın: “Süslerini göstermesinler” buyruğundaki ilahi ifadenin bir sırrı üzerinde dikkatle duralım. Yüce Allah burada süsün gösterilmemesi fiilini kadınlara isnad etmiş bulunmaktadır. Bu muzari bir fiildir. Bilindiği gibi nehiy eğer muzari kipi ile gelirse haram hükmünü daha da vurgulu bir şekilde ifade eder. İşte bu da bedenin tümünün ve üzerinde bulunan yapay süslerin örtünmesinin vucubuna açık bir delildir; yüzün ve ellerin örtülmesi ise öncelikle söz konusudur.
Diğer taraftan, “Kendiliğinden görünen müstesnâ” ifadesindeki istisnâda; fiil, kadınlara isnad edilmemiştir. (Yani “kendiliğinden gösterilen” denilmeyip “kendiliğinden görünen”denilmiştir.) Çünkü bu fiil geçişli değil, geçişsiz olarak zikredilmiştir. Bu da şunu gerektirmektedir: Kadın mutlak olarak süsünü gizlemekle emrolunmuştur. Onun herhangi bir bölümünü açığa çıkarmakta serbest bırakılmış değildir. Kasıt bulunmaksızın zorunlu olarak kendiliğinden görünen kısmı müstesna. Süsün herhangi bir kısmını kastî olarak açması caiz olamaz. Zorunlu olarak görünenden dolayı ise onun için bir günah sözkonusu değildir. Rüzgar yahut tedavi ve buna benzer zorunlu haller sebebiyle ziynetinin herhangi bir kısmı açılması buna örnektir. Bu durumda bu istisnânın anlamı zorluğu kaldırmaktır. Yüce Allah’ın: “Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez” (el-Bakara, 2/286) buyruğu ile; “O size kaçınılmaz olarak kendisine ihtiyaç duyduklarınızı müstesnâ kılarak neyi haram kıldığını ayrı ayrı açıklamıştır” (el-En’âm, 6/119) buyruklarında olduğu gibi.
Üçüncü Şekil: “Başörtülerini de yakalarının üzerine indirsinler”: Şöyle ki:
Yüce Allah mü’min kadınlara bedenlerini ve az önce sözü edilen iki yerdeki süslerini örtmelerini emrettikten, kadının ziynetinin herhangi bir kısmını açmayı kasdetmemesini buyurduktan, kasıt olmadan görüneninin afedileceğini analattıktan sonra, burada tesettürün mükemmelliği için başkasına gösterilmesi haram olan süsün kapsamına bedenin tamamının girdiğini açıklamaktadır. Bulüz adeten boynun, gerdanın ve göğsün bir bölümünü gösterecek şekilde yaka bölümü kesik olduğundan ötürü, Yüce Allah onun setredilip örtülmesinin vücubunu ve kadının bulüzün örtmediği bölüm üzerine hicabını nasıl indireceğini belirterek: “Başörtülerini de yakalarının üzerine indirsinler” diye buyurmaktadır. Bu buyruktaki “darp: indirmek” bir şeyi bir şeyin üzerine düşürmek demektir. “Onların üzerine zillet darbedildi” (Âli İmran, 3/112) buyruğunda da bu anlamdadır. Yani nasıl ki çadır kurulduğu zaman altındakileri örtüyor ise, zillet te onları öylece örtmüştür.
“Humur: Başörtüleri” lafzı “himâr” lafzının çoğulu olup “hamr” dan alınmıştır. Bu da setretmek ve örtmek demektir. Şaraba “hamr” denmesi de bundan ötürüdür. Çünkü şarap aklı setredip örter. Hafız İbn Hacer –Yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Fethu’l-Bari’de (VIII, 489) şunları söylemektedir: “Kadının himârı da buradan gelmektedir. Çünkü o kadının yüzünü örter”
Kadın hicaba bürünüp yüzünü örttüğü vakit: “İhtemarati’l-mar’atu ve tehammarat” denir.
“Cuyûb: yakalar” ın tekili “ceyb” dir. Bu da buluzda uzunlamasına açılan bir yarık demektir. Buna göre “başörtülerini yakalarının üzerine indirsinler” buyruğu, yüce Allah’ın mü’min hanımlara yönelik bir emri olup onlardan başörtülerini açık yerlere sağlam bir şekilde sarkıtmaları emrini ihtiva etmektedir. Açık yerler ise baş, yüz, boyun, gerdan ve göğüstür. Bu da kadının başına koyduğu ve sağ taraftan sol omuzuna doğru doladığı başörtüsünü sarmakla olur. İşte “takannu: başın örtülmesi” budur. Bu şekil cahiliyye dönemi kadınlarının başörtülerini arkalarından salarak, ön taraflarını açık bıraktıkları uygulamalarından farklıdır. Bu buyrukla kadınlar tesettür ile emrolunmaktadır.
Bundan önceki ifade ile uyum arzeden ve görüldüğü gibi Arap diline de uygun gelen bu tefsir, açıkça şunu göstermektedir: İşte ashabın hanımlarının anladıkları ve uyguladıkları da budur. Buna bağlı olarak Buhari, Sahih’inde açtığı başlıkta: “Başörtülerini yakalarının üzerine indirsinler” dedikten sonra senedini kaydederek Âişe radıyallahu anha’nın şu sözlerini nakletmektedir: “Allah ilk muhacir kadınlara rahmetini ihsan buyursun. Yüce Allah: “Başörtülerini yakalarının üzerine indirsinler” buyruğunu indirince çarşaflarını yırtarak onlar ile başlarını örttüler.”
İbn Hacer, Fethu’l-Bâri (VIII, 489) da bu hadisi açıklarken: “Onunla örtündüler, ifadesi yüzlerini örttüler demektir” dedikten sonra önce geçtiği şekilde örtünme şeklini açıklamaktadır.
Bu hususta tartışmaya koyularak yüzün açılacağını söyleyen ve buna Yüce Allah’ın bundan açıkça sözetmediğini ileri süren kimseye şunları söyleriz: Şanı Yüce Allah burada aynı şekilde başı, boynu, gerdanı, göğsü, pazuları, kolları, elleri de sözkonusu etmemektedir. Acaba buraları açmak caiz midir? Eğer bize: Hayır, diyecek olursa biz de ona: Yüz de böyledir, onun da açılması öncelikle caiz olmaz, deriz. Çünkü yüz güzelliğin ve çekiciliğin toplandığı yerdir. Şeriat nasıl olur da başın, boynun, gerdanın, göğsün, kolların, ayakların setredilmesini emreder de yüzün setredilip örtülmesini emretmez. Oysa o daha çok fitneye düşürücüdür. Bakana ve kendisine bakılana daha çok etki eder. Aynı şekilde ashabın hanımlarının âyeti anlayışı hakkında ne söyleyebilirsiniz- Çünkü onlar bu âyet nâzil olunca yüzlerini de örtmekte adeta biribirleriyle yarıştılar.
Dördüncü Şekil: “Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar” buyruğundadır.
Yüce Allah süsün gizlenmesini emredip nasıl başörtüsü kullanılacağını onun yüzün, göğsün ve benzeri organların üzerine bırakılacağını sözkonusu ettikten sonra, tesettürün mükemmel olması ve fitneye düşmeye iten sebepleri ortadan kaldırılması için mü’min hanımlara yürüdükleri takdirde ayaklarını yere vurmalarını yasaklamaktadır. Ta ki üzerlerindeki halhal ve buna benzer süs eşyaları ses çıkarmasın. Bu yolla ziynetleri bilinmesin ve fitneye sebep teşkil etmesin. Böyle bir uygulama şeytanın işindendir.
Bu şekilde üç türlü delâlet vardır:
1- Mü’min hanımların üzerlerindeki süslerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmaları haramdır.
2- Mü’min hanımların ayaklarını ve ayakları üzerindeki süsleri setretmeleri gerekir bunları açmaları caiz değildir.
3- Yüce Allah mü’min hanımlara fitneye çağıran herbir şeyi haram kılmıştır. Kadının yabancı erkekler karşısında yüzünü açması, öncelikle ve daha güçlü bir şekilde haramdır. Çünkü yüzün açılması fitnenin çıkması ve harekete geçirilmesi için daha güçlü bir sebeptir. Dolayısıyla yüzün örtülmesi ve yabancıların önünde açılmaması daha doğrudur. Aklı başında hiç bir kimse bu hususta şüphe etmez.
Şimdi bu âyetin yabancı erkeklere karşı kadının başın üzerinden ayaklara kadar hicaba bürünmesi gerektiğini nasıl ortaya koyduğuna ve bedeninin yahutta süslerinin herhangi bir bölümünü fitneye düşürür ihtimali dolayısıyla kasten açmaya götüren kapıları nasıl kapattığına dikkat edelim. Şer’i hükümlerini koyup bu hükümlerini hikmetli ve sapasağlam kılan Allah’ın şanı ne yücedir!
Beşinci Şekil: Yaşlı kadınların hicabı bırakabileceklerine dair ruhsat ve bu ruhsatı kullanmayışlarının kendileri için daha hayırlı oluşu:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Nikâh ümidi kalmamış, yaşlanıp oturmuş kadınlar için süslerini göstermemek şartıyla dış giysilerini bırakmakta onlar üzerine vebal yoktur. Bununla beraber iffet etmeleri onlar için hayırlıdır. Allah çok iyi işitendir çok iyi bilendir.” (en-Nur, 24/60)
Yüce Allah yaşları ilerlemiş ve bunun sonucunda ay halinden kesilmiş, çocuk doğurma ihtimalleri kalmamaış kadınların, yüce Allah’ın sözünü ettiği mü’min hanımların hicaba bürünmelerini farz kılan âyet-i kerimedeki dış giyimleri olan cilbâb ve himârı bırakmalarına ruhsat vermiştir. Böylelikle yüzlerini ve ellerini açabileceklerdir. Yüce Allah iki şartla bu hususta onlardan günahı kaldırmış bulunmaktadır:
Birinci Şart: Kendilerinde süs namına herhangi bir şey kalmamış ve arzu duyulacak halden çıkmış olmalıdırlar. Bunlar ise evlenme ümitleri kalmamış olan ve kendilerinin de böyle bir şeyi ummadıkları gibi kendileriyle kimsenin de evlenmeyi ümit etmeyeceği kìmselerdir. Buna sebep ise onların kendileri de arzu duymayan ve kendilerine arzu duyulmayan derecede yaşlanmış olmalarıdır. Bir dereceye kadar güzelliği devam eden ve kendisine arzu duyulan kadınların ise bundan yararlanmaları caiz değildir.
İkinci Şart: Herhangi bir ziynet ile süslenmemelidirler. Bu da şu iki hususla birlikte gerçekleşir:
1- Bunlar dış elbiseleri giymemekle, açılıp saçılmak maksadını gütmemelidirler. Bundan maksatları ihtiyaç duymaları halinde elbise yüklerini hafifletmek olmalıdır.
2- Ziynet eşyası sürme, boya, dış elbiselerle güzelleşmek ve buna benzer çekici olan herhangi bir ziynete bürünmemiş olmalıdırlar.
O halde mü’min kadının yaşlanmış bir kadın olmadığı halde kendini böyle saymak suretiyle; bu ruhsatı kullanmak yahut herhangi bir ziynet türü ile süslenerek dışarı çıkmak hususunda işi sıkı tutmalıdır.
Daha sonra Yüce Rabbimiz: “Bununla beraber iffet etmeleri onlar için hayırlıdır” buyurmaktadır. Bu ise nikâh ümidi kalmamış olan kadınların iffetli tarafı tercih etmeleri için bir teşviktir. Bir ziynete bürünmeseler bile bu tarafı tercih etmelerinin onlar için daha hayırlı ve daha faziletli olduğunu belirtmektedir. Bu âyet-i kerime mü’min hanımların yüzlerini de bedenlerinin diğer kısımlarını da, süs eşyalarını da örterek hicaba bürünmeleririnin farz olduğuna delildir. Çünkü bu ruhsat, kendilerinden günahın kaldırıldığı, haklarında vebalin sözkonusu edilmediği, nikâh ümidi kalmamış kadınlar içindir. Zira böyleleri hakkında kötü zan beslemek, bu yaşa ulaşmış oldukları halde sözkonusu olmaz. Ruhsat ise ancak azimetin sözkonusu olduğu halde sözkonusu olur. Azimet ise bundan önceki âyet-i kerimelerde sözü geçen hicabın farz kılınmasıdır.
Nikâh ümidi kalmamış kadınların iffetli davranmalarının, yüz ve ellerini açma ruhsatını kullanmalarından daha hayırlı olması da gösteriyor ki mü’min hanımlar arasından bu yaşa gelmemiş olan kimseler hakkında iffetli davranmak, bir farzdır ve bu onlar için öncelikli olarak sözkonusudur. Böylesi fitne sebeplerinden ve hayasızca işlere düşmekten daha bir uzaklaştırıcıdır. Eğer böyle bir iş yapacak olurlarsa günah ve vebal sözkonusu olur.
Bundan dolayı bu âyet-i kerime; yüzün, ellerin, bedenin diğer bölümlerinin ve süslerin, cilbâb ve himâr (başörtüsü) ile hicaba büründürülüp örtülmesinin farz olduğunun en güçlü delillerindendir.
 
 
Temiz sünnetteki bu deliller, bir çok açıdan ve pek çok hadis-i şeriflerle gelmiş bulunmaktadır. Bu deliller kimi zaman yüzün setredilip örtülmesini açıkça ifade etmiş, kimi zaman cilbâbsız dışarıya çıkılmayacağını, kimi zaman ayakları setretmeyi ve bunları setretmek için elbisenin sarkıtılması emrini ifade etmiş, kimi zaman kadının avret olduğu, avretin de setredilmesi gerektiğini dile getirmiş, bazan halveti (yalnızca başbaşa kalmayı) ve kadınların yanına yalnızken girmeyi haram kılmakla, kimi zaman evlenmek isteyen kimsenin evlenmek istediği kişiye bakma ruhsatını vermekle bu hükümler dile getirilmiş bulunmaktadır: Bu şekilde mü’min hanımları koruyan ve onları iffet, haya, ırzlarını himaye çerçevesinde koruyan, sünnetten çeşitli deliller gelmiş bulunmaktadır
İşte bu hususta peygamberin yol gösterici sünnetinden bazı rivayetleri aşağıya kaydediyoruz:
1- Mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha’dan dedi ki: “Bizler Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte ihramda bulunuyor iken kafileler yanımızdan geçip giderdi. Bizim hizamıza geldiklerinde bizden herhangi bir kadın cilbâbını başından yüzü üzerine sarkıtırdı, yanımızdan geçip gittiler mi onu açardık.”
Bu hadisi Ahmed, Ebu Davud, İbn Mace, Darakutnî ve Beyhakî rivayet etmiştir.
İşte bu, Âişe radıyallahu anha’nın, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte ihrama girmiş sahabe hanımlarının biri mü’min hanımın yüzünü örtmesi, diğer ihramlı kadının yüzünü açması şeklindeki birbiriyle çakışan iki farz ile ilgili davranışlarını açıklayan bir rivayettir. Bu durumda ihramlı kadın yabancı erkekler karşısında ise asıl olan hükmü uygulamaya geçiriyordu. Bu hüküm ise hicabın farziyyetidir. Bundan ötürü yüzünü örtüyordu. Eğer yanında ona yabancı bir erkek bulunmuyorsa ihram halinde yüzünü açma hükmüyle amel ediyordu. İşte bu -Allah’a hamdolsun ki- bütün mü’min hamınlarının hicaba bürünmelerinin farz oluşuna açık bir delildir.
Genel bir hüküm ile ilgili olarak buna dair açıklamalar daha önceden el-Ahzab, 33/53 âyetin tefsirinde geçtiği gibidir. Bu hükmün umumi oluşunu bundan sonra zikredeceğimiz hadis de desteklemektedir.
2- Ebu Bekr’in kızı Esmâ radıyallahu anha’dan dedi ki: “Bizler erkeklere karşı yüzlerimizi örterdik. Bundan önce de ihramlı iken saçlarımızı tarardık.”
Hadisi İbn Huzeyme ve Hakim rivayet etmiş olup, Hakim: Bu Buhari ve Müslim’in şartına göre sahih bir hadistir demiş, Zehebi de bu hususta ona muvafakat etmiştir.
3- Mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha’dan dedi ki: “Allah ilk muhacir hanımlarına rahmetini ihsan etsin! “Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar” buyruğu nâzil olunca onlar çarşaflarını yardılar ve onunla örtündüler.”
Bu hadisi Buhari, Ebu Davud, Tirmizi, Tefsir’inde İbn Cerir, Hakim, Beyhakî ve başkaları rivayet etmiştir.
Hafız İbn Hacer -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Fethu’l-Bâri, (VIII,490) da şunları söylemektedir: “onunla örtündüler” lafzı yüzlerini örttüler anlamındadır.
Hocamız Muhammed el-Emin -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Advâu’l-Beyân, VI, 594-595’te şunları söylemektedir:
“Bu sahih hadis burada sözü geçen sahabe hanımlarının Yüce Allah’ın “Onlar başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” buyruğundan yüzlerini de örtmeleri gerektirdiği manasını çıkartmış oldukları hususunda açık bir delildir. Bunun için örtülerini yarmış (onlara yaka yapmış) ve böylece başlarını örtmüşlerdir. Yani o örtüleriyle Yüce Allah’ın yüzlerini de örtmelerini gerektiren “Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar” buyruğundaki emrine uyarak yüzlerini de örtmüşlerdir.

Hasan el Basri (radiallahu anhu) diyor ki:

“Daha öncekiler arasında sünnet ehli azınlıkta idi, gelecekte de azınlıkta kalacaktır. Zira onlar nimet bolluğu zenginlik içinde şımarmış olanların arasına katılmadılar. Din adına ibadet uyduran bid’atçıların, bid’atlarına iştirak etmediler. Rableriyle karşılaşıncaya kadar İslam sünnetleri üzerinde hayatlarına devam etmeye sabrettiler.

Ey müslümanlar sizlerde öyle olunuz.”
Son mekaleler