Allah Teâlâ'ya îmânın anlamı:
Allah Subhânehu ve Teâlâ'nın varlığına, rubûbiyetine, ulûhiyetine, isimlerine ve sıfatlarına kesin bir şekilde inanmaktır.
Allah Teâlâ'ya îmân, dört hususu içerir. Kim bu hususlara îmân ederse, o kimse gerçek mü'mindir.
Birincisi: Allah Teâlâ'nın varlığına îmân
Allah Teâlâ'nın varlığına îmâna delâlet eden birçok şer'î delil bir yana, insan fıtratı ve aklı delâlet etmiştir.
1. İnsan fıtratının Allah Teâlâ'nın varlığına delâlet etmesine gelince, şüphe yok ki her yaratılan varlık, önceden bir düşünme veya öğrenme olmadan yaratıcısına îmân etmek üzere yaratılmıştır.İnsanın kalbini, bu fıtratın gereğinden ancak fıtrattan olmayan şeylerin meydana gelmesiyle çevirir.
Bunun içindir ki Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Yeni doğan hiçbir çocuk olmasın ki, fıtrat[1] üzere doğmuş olmasın.(Daha sonra) anne ve babası, onu ya yahûdileştirir, ya hıristiyanlaştırır ya da mecûsileştirir."[2] 2. İnsan aklının, Allah Teâlâ'nın varlığına delâlet etmesine gelince, öncesi ve sonrası olan bu mahlûkâtı bir yaratanın ve onu yoktan var edenin olması gerekir. Öyle ki bir şeyin kendi kendini yaratması mümkün değildir. O şeyin bir tesadüf sonucu var olması da mümkün değildir. Hiçbir şey, kendi kendini yaratmamıştır. Zira hiçbir şey kendi kendini yaratamaz. Çünkü o şey var olmadan önce yoktu ki, nasıl yaratıcı olsun?!
O şeyin tesâdüf sonucu var olması da mümkün değildir. Çünkü her meydana gelen şeyin,onu meydana getirenin olması gerekir.Onun bu kusursuz düzendeki varlığı, birbirine uyumluluğu, sebep ve sonuçlarla kâinatta bulunanlar arasındaki sıkı bağın, bunun tesâdüf sonucu olduğuna kesinlikle engeldir. O halde, tesâdüf sonucu meydana gelen birşey, esasında bir düzene bağlı değil ise, düzenli bir şekilde hayatta kalması, nasıl olabilir ?!
Kâinattaki bu varlıkların, kendi kendilerini var etmeleri ve tesâdüf sonucu var olmaları mümkün olmadığına göre, onları meydana getirenin olması gerekir ki, o da Âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ'dır.
Nitekim Allah Teâlâ, bu aklî ve şüphe kabul etmeyen kesin delili Tûr sûresinde zikrederek şöyle buyurmuştur:
“Acaba onlar (müşrikler), herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendilerini yaratanlar onlar mıdır?”[3] Yani onlar, hiçbir yaratıcı olmadan yaratılmadılar, kendi kendilerini de yaratmadılar. Bu sebeple onları yaratanın, Allah Tebârake ve Teâlâ olması gerekir. Bunun içindir ki Cubeyr b. Mut'im -Allah ondan râzı olsun- Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'i Tûr sûresini okurken işitmiş ve şu âyetlere gelince:
“Acaba onlar (müşrikler), herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerini yaratanlar onlar mıdır? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Aksine onlar, (Allah’ın azabına) inanmazlar. Yahut Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hâkim olan kendileri midir?”[4] O günlerde müşrik olan Cubeyr -Allah ondan râzı olsun- bu âyetleri işittikten sonra şöyle demiştir:
"Îmân ilk defa kalbime yerleşmeye başlayınca, kalbim neredeyse uçacaktı." [5] Bu konuyu açıklaması için bir örnek verelim:
Bir kimse, sana, etrafı bahçelerle çevrilen, arasında ırmaklar akan, içerisi döşekler ve tahtlarla dolu olan, her türlü süslerle donatılarak tamamlanan bir yüksek sarayı anlatsa ve sana: Bu saray ve içerisindeki mükemmel olan her şeyin kendi kendini var ettiğini veya bu sarayın kendisini meydana getireni olmaksızın tesâdüf olarak var edildiğini söylese, onu hemen inkâr edip yalanlarsın ve konuştuklarını bilgisizlik ve kendini bilmezlik sayarsın. Üstelik yeri, göğü, yörüngeleri ile eşsiz olan ve hayretler içerisinde bırakan bu kâinatın kendi kendini var etmesi veya var edicisi olmadan tesâdüf olarak nasıl meydana gelebilir?!
Nitekim bu aklî delili, bâdiyede -çölde- yaşayan bir bedevî anlamış ve kendisine: "Rabbini ne ile bildin?" diye sorulunca, bunu kendi üslubu ile şöyle ifâde etmiştir.
"Çöldeki deve tezeğinin (dışkısının) oradan devenin geçtiğine, yerdeki ayak izlerinin oradan birisinin geçtiğine delâlet ederken, şu yıldızlarla dolu gök, şu geniş yeryüzü ve şu dalgalı denizler, her şeyi hakkıyla işiten ve gören bir yaratıcıya delâlet etmez mi?"
İkincisi: Allah Teâlâ'nın Rubûbiyetine îmân
Bunun anlamı: Allah Teâlâ'nın yegâne Rab olduğuna, O'nun ortağı ve yardımcısının olmadığına îmân etmektir.
Rab: Yaratma, mülk ve emir gibi şeylerin yegâne sahibi demektir. Allah Teâlâ'dan başka yaratıcı ve O'ndan başka mülk sahibi yoktur. Kâinattaki işleri O'ndan başka çekip çeviren ve idâre eden yoktur. Emretmek de yalnızca O'na âittir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Biliniz ki yaratmak da, emretmek de O’na âittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah,(bütün noksanlıklardan) münezzehtir.”[6] Başka bir âyette şöyle buyurmuştur:
"(Ey Muhammed! Müşriklere) de ki: Gökten (yağmur yağdırarak) ve yerden (bitkiler yeşerterek) size kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim sahip oluyor? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? (Kâinattaki) işleri kim idâre ediyor? (Bütün bunları yapan) Allah’tır, diyeceklerdir.O halde onlara de ki:(Başkasına ibâdet ederseniz) Allah’(ın azabına mâruz kalmak)tan korkmuyor musunuz."[7] Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Allah, gökten yere kadar (mahlûkâtın) işini düzenleyip idâre eder. Sonra (bu iş ve idâre) sizin (dünya günlerine göre) saydığınız bin yıl tutan bir günde O'nun katına çıkar."[8] "İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’na âittir.O’nu bırakıp da kendilerine ibâdet ettikleriniz ise, bir çekirdek zarına[9]bile sahip değillerdir."[10] Allah Teâlâ'nın Fâtiha sûresindeki şu sözünü düşünmez misin?
"Dîn (cezâ) gününün sahibidir."[11] Mütevâtir yedi kıraatın birisinde ( مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ )(Meliki yevmi'd-dîn) şeklindedir. İki kıraatı bir araya getirdiğiniz takdirde benzersiz yaratıcı bir anlam ortaya çıkar ki o da "Melik" kelimesi, güç ve kontrol sahibi olma konusunda "Mâlik" kelimesinden daha belâğatlıdır.Fakat "Melik" kelimesi, bazen bir şeye sahip olmayan anlamına gelir. Bu takdirde "Melik", "Mâlik" gibi olamaz. Allah Teâlâ'nın, hem "Melik", hem de "Mâlik" olduğu anlaşılırsa, böylelikle mülk sahibi olma ve yönetme gibi bütün işler sadece O'nâ âit olmuş olur.
Üçüncüsü: Allah Teâlâ'nın ulûhiyetine îmân
Bunun anlamı; Yalnızca Allah Teâlâ'nın ibâdete lâyık hak ilâh olduğuna ve O'nun hiçbir ortağının bulunmadığına îmân etmek demektir.
"İlâh" kelimesi, "Me'lûh" yani, severek ve tâzim gösterilerek ibâdet edilen (Ma'bûd) demektir. İşte, Lâ ilâhe illallah'ın anlamı budur. Yani, Allah Teâlâ'dan başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilah yoktur.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
"(Ey insanlar!) Sizin ilâhınız bir tek ilâh olan Allah'tır. O'ndan başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O Rahmân ve Rahîm'dir."[12] Başka bir âyette şöyle buyurmuştur:
"Allah, kendisinden başka ibâdete lâyık hiçbir ilahın olmadığına ve kendisinin adâleti ayakta tuttuğuna şâhittir. Melekler ve ilim ehli de buna şâhittirler. O’ndan başka ibâdete lâyık hiçbir ilah yoktur. O, güçlüdür (istediği hiçbir şey, O'na imkânsız gelmez), (söz ve fiillerinde) hikmet sâhibidir."[13] Allah Teâlâ ile birlikte O'ndan başkasına ibâdet edilen her ilâhın ilâhlığı (ulûhiyeti) bâtıldır.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
“İşte bu, Allah'ın, hakkın kendisi olması ve (müşriklerin) O’nu bırakıp da başkalarına ibâdet ettikleri (hiçbir fayda veya zararı olmayan) şeyin ise, bâtıl olması sebebiyledir. Gerçek şu ki Allah, (kullarından) yücedir, (her şeyden) büyüktür.”[14] Bu bâtıl ilahların, "ilâhlar" olarak adlandırılmaları, bu ilâhların "ulûhiyet" hakkına sâhip oldukları anlamına gelmez.
Nitekim Allah Teâlâ Lât, Uzzâ ve Menât hakkında şöyle buyurmuştur:
"(Bu putlar, kemâl sıfatlardan hiçbir şeye sâhip değillerdir). Bunlar, sizin ve atalarınızın (bâtıl arzularınızla) adlandırdığınız isimlerden başka bir şey değildir. Allah, onlar hakkında (iddiâ ettiğiniz şeyi doğrulayan) hiçbir delil indirmemiştir." [15] Allah Teâlâ, Yusuf -aleyhisselâm-'ın zindandaki iki arkadaşına şöyle dediğini haber vermiştir:
"(Yaratılmış olan) çeşitli Rabler(e ibâdet etmek) mi daha hayırlıdır, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı daha hayırlıdır? Siz, Allah'ı bırakıp da sizin ve atalarınızın (bilmeyerek ve dalâlet üzere rabler olarak) adlandırdığınız şeylere ibâdet ediyorsunuz. Oysa Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir." [16] Bu sebeple Allah -azze ve celle-'den başka hiç kimseye ibâdet edilmez ve ibâdette birlenmez. Bu hususta ne Allah'a yakın olan bir melek, ne de Allah Teâlâ tarafından gönderilen bir peygamber O'na ortak olabilir. Bunun içindir ki ilk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler, insanları Lâ ilâhe illallah sözüne dâvet etmişerdi.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
“(Ey Muhammed!) Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona; ‘Benden başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O halde yalnızca bana ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”[17] “Şüphesiz ki biz, (geçmişte) her ümmete bir peygamber gönderdik (ve ona şöyle söylemesini emrettik): ‘Yalnızca Allah’a ibâdet edin.Tâğûta ibâdet etmekten sakının.”[18] Fakat müşrikler, bunu söylemekten yüz çevirdiler. Allah Teâlâ'yı bırakıp da başka ilâhlar edinerek O'nunla birlikte onlara ibâdet eder, onlardan yardım ister ve onlardan imdat diler hâle geldiler.
Dördüncüsü: Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatlarına îmân
Bunun anlamı: Allah Teâlâ'nın, kitabında kendisi hakkında kabul ettiğini veya elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetinde O'na lâyık olarak kabul ettiği isim ve sıfatları tahrif etmeden, anlamlarını boşa çıkarmadan, onlara bir keyfiyet vermeden ve onları varlıkların isim ve sıfatlarına benzetmeden olduğu gibi kabul etmek demektir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
“En güzel isimler, (Esmâul-Hüsnâ) Allah’ındır.O halde O’na güzel isimleriyle yalvarın. O’nun isimlerini (ziyâdeleştirmek veya noksanlaştırmak veyahut da tahrif etmek sûretiyle) değiştirenleri bırakın.Onlar,(dünyada) yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.” [19] Bu âyet, en güzel isimlerin Allah Teâlâ'ya âit olduğuna delildir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
"O (Allah), önce yoktan yaratan, (ölümden) sonra onu tekrar diriltecek olandır. Bu (ölümden sonra yeniden diriltmek), O’nun için (ilk olarak diriltmekten) daha kolaydır. Göklerde ve yerde mükemmel vasıflar, O’na âittir. O,güç ve hikmet sahibidir." [20] Yine bu âyet, kemâl sıfatların Allah Teâlâ'ya âit olduğuna delildir.Çünkü âyette geçen ( الْمَثَلُ الْأَعْلَى )(el-Meselu'l-A'lâ) mükemmel vasıflar demektir.
Yukarıdaki iki âyet, genel olarak güzel isimlerin ve yüce sıfatların Allah Teâlâ'ya âit olduğuna delildir. Güzel isimlerin ve yüce sıfatların, Kur'an ve sünnette detaylı olarak açıklaması ise, çoktur.
Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatları, İslâm ümmetinin fertleri arasında en çok tartışma ve görüş ayrılıklarının meydana geldiği ilim konularından birisidir.
Nitekim İslâm ümmeti, Allah'ın isimleri ve sıfatları konusunda birçok farklı fırkalara ayrılmışlardır.
Bizim bu görüş ayrılığına karşı tutumumuz, Allah Teâlâ'nın şu âyette buyurduğu gibi olmalıdır:
“Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, o konuda hüküm vermek için, onu Allah’(ın kitabı Kur’an)a ve elçisi (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünneti)ne götürün. Allah’(ın kitabı Kur’an)a ve elçisi (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünneti)ne götürmek, sizin için (ayrılığa düşüp görüşlerinizle hareket etmenizden) daha hayırlı, sonuç bakımından da daha güzeldir.”[21] Bizler, bu anlaşmazlığı, Allah Teâlâ'nın kitabına ve elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetine götürür ve bu konuda selef-i salih'ten sahâbe ve tâbîinin bu âyet ve hadisler hakkındaki anlayışını delil kabul ederiz. Çünkü onlar bu konuda, İslâm ümmeti içerisinde Allah Teâlâ ve elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in muradını en iyi bilen insanlardı.
Nitekim Abdullah b. Mes'ud -Allah ondan râzı olsun- Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbını şöyle vasfederken ne kadar doğru söylemiştir:
"Sizden kim, bir yol tutmak istiyorsa, ölmüş olan birisinin yolunu tutsun.Çünkü hayatta olanın, fitneye düşmesinden emin olunmaz. Onlar, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbıdır. Onlar, bu ümmetin en fazîletlileri, en temiz kalplileri, ilimde en derinleşmiş olanları ve külfet yönünden en az olanlarıdır.Allah Teâlâ onları, peygamberine arkadaşlık yapmak ve dînini ayakta tutmak için seçmiştir.O halde siz de onların fazîletlerini bilin, onların eserlerine tâbi olun (izinden gidin) ve gücünüz yettiği kadarıyla onların ahlakına ve dînine sarılın. Çünkü onlar, dosdoğru hidâyet (yol) üzereydiler.".
Her kim, bu konuda selef-i salih'in yoluna aykırı davranırsa, şüphesiz ki hata etmiş, mü'minlerin yolundan başka bir yola uymuş ve Allah Teâlâ'nın şu emrinde zikredilen azabı hak etmiş olur:
“"Kim, kendisine doğru yol (hak) belli olduktan sonra, Rasûle aykırı davranır ve mü'minlerin yolundan başka bir yolu izlerse, onu o yöneldiği şeyle başbaşa bırakırız ve onu cehenneme girdiririz. Orası, ne kötü bir dönüş yeridir."[22] Allah Teâlâ, hidâyet (dosdoğru yol) için îmânın, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbının îmânı gibi olmasını şart koşmuştur.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
“"Eğer onlar da sizin îmân ettiğiniz gibi îmân ederlerse, hidâyeti (dosdoğru yolu) bulmuş olurlar."[23] Bu sebeple her kim, selef-i salih'in yoluna aykırı davranan ve onların yolundan uzaklaşırsa, o kimsenin hidâyeti, selef-i salih'in yolundan uzaklaştığı miktar kadar noksanlaşmış olur.
Buna göre, isim ve sıfatlar konusunda Allah Teâlâ'nın kendisi için kabul ettiği veya elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Allah Teâlâ için kabul ettiği isim ve sıfatları kabul etmek, Kur'an ve sünnetin naslarını olduğu gibi zâhirine göre yorumlamak ve bunlara, bu ümmetin en fazîletli ve en bilgili nesli olan Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashabının -Allah onlardan râzı olsun- îmân ettiği gibi îmân etmek gerekir.
Fakat bu konuda dört sakıncalı durumun olduğunun bilinmesi gekrekir. Zirâ bu dört durumdan birisine düşen kimse, Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatlarına gerektiği gibi îmân etmeyi gerçekleştirmemiş olur. Bu sakıncalı durumlar ortadan kalkmadıkça, Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatlarına îmân geçerli olmaz. Bu dört sakıncalı durum şunlardır:
1. Tahrîf
2. Ta'tîl
3. Temsîl
4. Tekyîf
Bunun için biz, Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatları konusunda şöyle dedik:
"Allah Teâlâ'nın, kitabında kendisi hakkında kabul ettiğini veya elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetinde O'na lâyık olarak kabul ettiği isim ve sıfatları tahrif etmeden, anlamlarını boşa çıkarmadan, onlara bir keyfiyet vermeden ve onları varlıkların isim ve sıfatlarına benzetmeden olduğu gibi kabul etmektir."
Bu sakıncalı durumların kısa açıklamasına gelince;
Birincisi: Tahrîf
Bundan kasıt: Kur'an ve sünnetin naslarının delâlet ettiği, güzel isimler ve yüce sıfatların Allah Teâlâ'ya âit olduğunu kabul etmek olan gerçek anlamından, Allah Teâlâ ve elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in istemediği başka anlamlara değiştirmektir.
Buna örnek olarak şunu verebiliriz:
Allah Teâlâ'ya âit olan ve birçok âyet ve hadiste bildirilen yed (el) sıfatını, nimet veya kudret olarak tahrif etmektir.
İkincisi: Ta'tîl
Bundan kasıt: Güzel isimleri ve yüce sıfatların hepsini veya bir kısmını Allah Teâlâ'dan reddetmektir.
Her kim, Allah Teâlâ'nın Kur'an ve sünnetle sâbit olan isimlerinden veya sıfatlarından herhangi birisini O'ndan reddederse, Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatlarına gerçek anlamda îmân etmemiş olur.
Üçüncüsü: Temsîl
Bundan kasıt: Allah Teâlâ'nın sıfatını, yaratılanın sıfatına benzetmektir.
Örneğin şöyle denilmesi gibi:
- Allah Teâlâ'nın eli, yaratılanın eli gibidir.
- Allah Teâlâ, yaratılanın işittiği gibi işitir.
- Allah Teâlâ'nın kürsiye istivâ etmesi, insanın kürsinin üzerine istivâ etmesi gibidir.
Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın sıfatlarını, yaratılanın sıfatlarına benzetmek, çirkin ve bâtıl bir davranıştır. Oysa Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
“( Zâtı, isim, sıfat ve fiillerinde yarattıklarından ) O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.O, hakkıyla işiten ve görendir. (Kullarının yaptıkları ve söyledikleri hiçbir şey, O’na gizli-saklı kalmaz.)”[24] Dördüncüsü: Tekyîf
Bundan kasıt: Allah Teâlâ'nın sıfatlarının keyfiyet ve hakikatinin sınırlandırılmasıdır.
İnsanın, Allah Teâlâ'nın sıfatlarının keyfiyetini, kalbiyle veya diliyle takdir etmeye çalışmasıdır.
Bu bâtıl bir davranıştır. İnsanın bunu bilmesi mümkün değildir.
Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
"O (Allah), insanların (kıyâmet günü ile ilgili) geleceklerini de, (dünya ile ilgili) geçmişlerini de bilir.Fakat onlar, bilgileriyle O'nu kuşatamazlar." [25] Her kim, bu dört hususu tam olarak gerçekleştirirse, Allah Teâlâ'ya gerçek anlamda îmân etmiş olur.
Yine de en iyisini Allah Teâlâ bilir.
Muhammed b. Salih el-Useymîn'in "Îmân Esasları Şerhi" adlı kitapçığa bakınız.
[1] İslâm âlimleri, hadiste geçen fıtrattan kastın, İslâm olduğunu belirtmişlerdir. [2] Buhârî, hadis no:1358, Müslim, hadis no: 2658 [5] Buhârî, hadisi birçok yerde rivâyet etmiştir. [9]Âyette geçen(قِطْمِير) “Kıtmîr” kelimesi, hurma çekirdeğinin üzerinde bulunan ince ve beyaz zar tabakasına denir. [13] Âl-i İmran Sûresi: 18