Demek Yüce Allah, bu kâinatta her ne kadar yaratık varsa, gerek isteyerek gerekse istemeyerek Müslüman olduklarını beyan buyurmuştur. Çünkü bütün varlıklar .genelde Allah'a kul olmaları için yaratılmıştır. Bunu ister kabul etsin, isterse etmesin, asla fark etmez, sonuç değişmez. Bütün yaratıklar, isteseler de istemeseler de, O'na yönelmekte, O'na muhtaç olarak yaşamak zorunda kalmaktadır. Hiçbir şey Allah'ın çizdiği kader çizgisinin dışına çıkamamaktadır. Takdir ve kaza nasıl yazılmışsa, öylece yaşamak zorundadır yaratık. Hayra da şerre de güç ancak O'ndan gelir. O bütün âlemlerin Rabbi ve Melikidir. O istediği şekilde idare eder. O her şeyin yaratıcısı, mucidi ve şekil verenidir. Allah'tan gayrı her şey sonradan var edilip yaratılmıştır ve mahlûktur. Fakir, zelil ve muhtaç olarak yaratılmıştır. Onun için de kuldur. Allah ise her türlü bildiğimiz ve bilmediğimiz noksanlardan münezzehtir. O her türlü vasıfta tek ve birdir. Yaratıcı, icat edici, şekil verici ve kahredicidir. O her ne kadar sebeplere yapışılmasını emretmişse de, o sebeplerin yaratanı ve takdir edeni de yine O'dur. Kendisi için sebep kılman şey de, sebepler gibi sadece O'na muhtaçtır. Mahlukâtta, bir hayrı yapmak veya bir şerri defetmek için müstakil, özel bir sebep yoktur. Belki bütün sebepler kendisine yardım edici diğer bir sebebe ve kendisine karşı çıkan ve engel olan zararı def ediciye muhtaçtır. İşte o son sebebi yaratan da Yüce Allah'tır. O herhangi bir yaratıktan yardım almaz. Hiçbir şeye muhtaç değildir. O'nun kendisine yardım edecek bir ortağı, yahut karşı koyacak ve engel olacak bir rakibi yoktur.
Yüce Allah buyuruyor: "O halde bana haber verin bakalım. Allah bana bir keder dilerse, sizin Allah'tan başka taptıklarınız O'nun bu zararını giderebilirler mi? Yahut Allah bana bir nimet ve afiyet dilerse, onlar O'nun bu nimetini engelleyebilirler mi? De ki: "Allah bana yeter. Her Mütevekkilin tevekkülü ancak O'nadır." (Zümer: 38)"Eğer Allah sana bir belâ isabet ettirirse, o isabet eden belayı artık O'ndan başka kimse senden gideremez. Sana bir hayır dilerse, yine bu hayrı devam ettirmeye ve her şeye kadirdir." (Enam: 17)Yüce Allah İbrahim Aleyhisselâmdan şöyle nakil buyuruyor: "Şüphesiz ben hak din olan tevhide yöneldim ve yüzümü gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a çevirdim ve ben O'na ortak koşanlardan değilim." Kavmi de kendisine karşı mücadeleye kalkıştı. O şöyle dedi: "Allah beni doğru yola iletmişken, siz O'nun hakkında benimle çekişmeye mi kalkışıyorsunuz Ben O'na ortak koştuğunuz putlarınızdan asla korkmam. Rabbim dilemedikçe onlar bana hiç bir zarar veremez. Rabbim her şeyi ilmi ile kuşatmıştır. Artık düşünüp hisse almayacak mısınız? İman edip de imanlarını zulüm ve şirke karıştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olmak onların hakkıdır ve doğru yola eren de yalnız bunlardır." (Enam: 79, 80, 82)
Abdullah bin Mesud'dan rivayet edilen gerçek bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: "Bu âyet indiği zaman Allah'ın Resulünün ashabına çok şiddetli ve zorlu geldi ve dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü! Acaba hangimiz imanına zulüm ve şirk karıştırmamıştır?"
Allah Resulü şöyle cevap verdi: "Salih kulun sözüne kulak vermediniz mi? O ancak şirktir ve şüphe yok ki şirk en büyük zulümdür." İhlasa erdirilmiş ve iyice, doğruya yönelenlerin imamı Halil İbrahim Resul olarak gönderildiği zaman, bütün arzı müşriklerin dini kaplamıştı. Yüce Allah şöyle buyuruyor mealen: "Hatırlayın ki bir vakit İbrahim'i Rabbi bir takım kelimelerle, ecir ve yasaklarla imtihan etti. İbrahim o kelimeleri tamamen yerine getirdi. Allah "Ben seni insanlara önder yapacağım" buyurdu, İbrahim: "Benim zürriyetimi de imam yap" diye yalvardı. Allah: "Senin zürriyetinden olan zalimler, benim imametime asla nail olamazlar" buyurdu." (Bakara: 124)
Görülüyor ki, Yüce Allah'ın imameti ve ahdi zalime ait değildir. Demek ki Allah zalimin önder olmasını istememektedir. Zulmün ön ileri derecesi ise, evvelce de belirttiğimiz gibi, şirktir. Yani, Allah'ın mahlûkatından herhangi birine, Allah'a güvenildiği gibi güvenilmektir. Mahlûktan imdad dilenmek, belâları defedeceğine inanmaktır. Kısaca Allah'ın kudretli ellerinde olan işleri mahlûkattan beklemektir.
Yüce Allah buyuruyor: "Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah'a itaat üzre bulunan bir önderdi. Ve o hiçbir zaman o müşriklerden olmamıştı." (Nahl: 120)Ümmet kelimesinin aslî mânâsı, kendisine tabî olunan ve hayır öğretici kimse anlamına gelmektedir. Kıdve kelimesinin kendisine uyulan kimse demek olduğu gibi. Yüce Allah Hz. İbrahim'in zürriyetine peygamberlik ve kitap ihsan etti. Kendisinden sonra gelen bütün nebi ve Resulleri onun soyundan getirdi.
Yüce Allah buyuruyor: "Sonra Ey Resulüm! Sana şöyle vahyettik: Doğru yola yönelerek İbrahim'in milletine, yani dinine uy! O hiç bir zaman müşriklerden olmadı." (Nahl: 123)"Gerçek anlamda İbrahim'e en yakın olanlar, ona kendi zamanında bağlı olanlarla, şu Resul (Hz. Muhammed) ve O'na iman edenlerdir. Allah bütün müminlerin yardımcısıdır." (Âli İmran: 68)
"İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hıristiyan'dı. Fakat Allah'ı bir tanıyan gerçek bir Müslüman'dı ve müşriklerden değildi." (Âli İmran: 67)
"Yahudi ve Hıristiyanlar Müslümanlara şöyle dedi: "Yahudi yahut Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulmuş olasınız!" Resulüm! De ki: "Biz hak yol olan İbrahim'in dinindeniz. O hiçbir zaman şirk koşuculardan olmadı" Ey müminler, şöyle deyin! "Biz Allah'a ve bize indirilen Kur'an'a; İbrahim, İsmail, İshak. Yakub ve torunlarına indirilenlere; Musa'ya ve İsa'ya verilen kitaplara ve bütün nebilere Rableri tarafından verilen kitaplara iman ettik. Onların hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz ancak Allah'a boyun eğen Müslümanlarız!" (Bakara : 135, 136)Allah Resulü bir gerçek hadiste buyurmuştur ki: "Hiç şüphesiz, İbrahim insanların en hayırlısıdır!" (Müslim) İbrahim Aleyhisselâm, Hz. Muhammed Aleyhiselâmdan sonra en ileri gelen kuldur. Çünkü o Halilullah'dır. Yani, Allah'ın dostu. Yine gerçek bir hadiste şöyle buyrulmuştur: "Eğer yeryüzü ehlinden bir dost edinseydim, Ebu Bekr'i dost edinirdim. Fakat (kendisini kastederek) arkadaşınız Allah'ın Halili ve dostudur." (Buhari ve Müslim) Ebû Bekr hakkında söylenen bir başka gerçek hadiste de şöyle buyrulmaktadır: "Mescid-i saadete açılan hiçbir kapı bırakılmadı, hepsi kapatıldı. Ancak Ebû Bekr'in kapısı açık bırakıldı." (Buhari ve Müslim) Diğer bir hadiste buyruldu: "Dikkat ediniz ki, sizden evvel ki bir çok kimseler kabirleri mescidler, yani secde yeri ediniyorlardı. Dikkat ediniz ve kabirleri mescid edinmeyiniz. Ben sizi bundan mutlaka menediyorum." (Müslim)
Bütün bunlar gerçek (sahih) hadiselerdendir. Yine sahih hadislerde beyan edildiğine göre, Allah'ın Resulü, yukarıdaki kabirleri mescid edinme hakkındaki sözlerini ve diğerlerini ölümünden birkaç gün önce söylemişlerdir. Onun için bu hadisler, Resulü Ekrem'in risâletini tamamlayan hadislerdir. Çünkü burada Allah dostluğunun hakikatinin tamamı vardır. O dostluk ki, aslı, Allah'ın kula sevgisi, kulun da Allah'a sevgisidir. Bu hususa Cehmiye ekolü itiraz etmiştir. Yine bu hadislerde, müşriklere benzeyenlere red olarak, Allah'ın birliğinin hakikati ve O'ndan başka kimseye kulluk etmeme gerçeği vardır. Ayrıca bu hadislerde, Hz. Ebû Bekr'in hakkını ayaklar altına almaya çalışan rafizilere de red vardır. O rafiziler ki. Kıble ehli olan Hz. Ali'ye ve diğer bir kısım büyük insanlara ibadet etmekle en büyük müşriklerden oluşmuşlardır.Millet, yani Halil kökenli dostluk o üstün sevgidir ki, Kulda kesin olarak Allah'a ubudiyet hali meydana getirir. Allah da böyle kulların kesin olarak terbiyecisidir, sakınanıdır. O kullar Allah'ı severler, Allah da o kulları.
Ubudiyet, yani kulluk kelimesi, üstün muhabbet yüce lezzetleri içinde barındıran bir haldir. Böyle yücelikleri ifade eder bu kelimenin mânası. Arablar "kalp sevgiliye kul köle olduğu zaman itirazsız itaat doğar sevdiğine karşı" derler. İtirazsız itaat da gerçek kulluğun ta kendisidir. Zira mûtî olmak, kul olmak demektir. Böyle bir hal Hz. İbrahim ve son Resulde kemale, en son noktaya ulaşan bir haldir. Yani onlar kullukta en ileri olanlardır. Bundan dolayıdır ki, Allah Resulünün, bu dünyada, halil ve hillet kelimelerinin ifade ettiği mânada tek bir dostu yoktur. Zira "hillet" çokluk kabul etmez bir mâna içindedir. Allah Resulünün tek halili bizzat Yüce Allah'tır. Fakat, sevginin, yani muhabbetin aslı hillet gibi değildir. Çünkü Allah Resulü bir gerçek hadislerinde Hasan ve Usame hakkında şöyle buyurmuşlardır: "Allah'ım! Ben şüphe yok onları (Hasan ve Usame'yi) seviyorum. Sen de sev onları. Ben onları seveni de seviyorum. (Buhari) Amr bin As sordu: "Ey Allah'ın Resulü! Sana 'kadınların hangisi daha sevimli gelmektedir?" Allah Resulü buyurdular: "Aişe" "Peki erkeklerden hangisini daha fazla seviyorsunuz?" diye sordu. Allah Resulü: "Babası diye cevap verdi. Yani Hz. Aişe'nin babası Hz. Ebû Bekr. Hz. Ali için Allah Resulü şöyle buyurdular: "Bayrağı yarın bir adama vereceğim ki, Allah'ı ve Resulünü sever, Allah ve Resulü de onu sever." (Buhari),Sevgi konusunda bunlara benzer daha bir çok beyan vardır, ama bütün bu sevgiler hilletin ifade ettiği mâna içine girmezler. Yüce Allah Kur'anda mealen şöyle buyurmaktadır: "Allah muttakileri sever" (Âli İmran: 76)
"Allah ihsan eden mühsinleri sever." (Bakara: 195)
"Allah adaletle hareket edenleri sever." (Hucurat: 9)
"Allah tevbe ederek günahlarından temizlenenleri sever." (Bakara: 222)
"Hiç şüphe yok Yüce Allah kendi yolunda birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever." (Saf: 4)"Allah öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler." (Maide 57) Bu âyetlerde, kendisinin kullarını, kullarının da kendisini sevdiğini söylemektedir, haber vermektedir. Hatta bir âyette şöyle buyur maktadır: "İman edenlerin Allah'a olan sevgileri daha kuvvetli ve daha şiddetlidir." (Bakara: 165)
Millete gelince; bu çok özel bir dostluktur. Sevgi ise genel anlam taşır. Bazı kimseler Allah'ın Resulüne "Habibullah" ve Hz. İbrahim'e ise "Halilullah" demektedirler. Bu kimseler, muhabbetin hilletten üstün olduğunu sanıyorlar. Halbuki bu zanları çok zayıf bir zandır. Çünkü, Allah'ın Resulü de aynen Hz. İbrahim gibi "Halilullah"dır, yani, Allah'ın halilidir. Yani, Allah'ın dostudur. Yukarda zikrettiğim sahih hadis bunu vurgulamaktadır. Hz. Abbas'ın bir halil ile bir habibin arasında haşrolacağını bildiren ve buna benzer başka rivayetler, mevzu hadislerdir ve itibar etmek asla caiz değildir.
Gerçek hadisin ifadesine uygun olarak, biz yukarıda, Allah'a muhabbetin, hem Allah'ı sevmek, hem de Allah'ın sevdiklerini sevmek olduğunu belirttik. Gerçek bir hadiste buyrulmaktadır: "Üç şey vardır ki, bunlardan biri bir insanda bulunursa, o insanda iman lezzeti vardır: Allah ve Resulü kendisine her şeyden sevgili ise, sevdiği bir kimseyi Allah için severse ve Allah kendisini bir kere imana sokup kurtardıktan sonra, yeniden küfre dönmeyi ateşte yanmaktan nefret ettiği gibi nefretle karşılarsa." (Buhari ve Müslim)Allah Resulü, kendisinde üç şey bulunan kimse îmanından tad alır, lezzet bulur diyor. Bir insanın bir şeyden lezzet alabilmesi için, o şeyi çok sevmesi, muhabbet duyması gerekmektedir. Bir insan bir şeyi çok severse veya iştah duyarsa, o zaman o şeyden büyük lezzet alır. İnsan o sevdiği şeyde tad, lezzet, halavet ve sürür bulur. Lezzet, gayet bağlı bir sevgili olunursa doğar. Felsefe ve tıp mensuplarından bazılarının dediği gibi: "Lezzet, ancak idrakte vardır." Fakat böyle düşünen kimse çok büyük bir yanılgı içindedir. Zira idrak sevgi ve lezzetin arasında olan bir haldir. Meselâ bir insan bir yemeğe iştahlanır da onu yerse çok büyük bir lezzet duyar. Bir kimse, herhangi bir şeye bakmayı şiddetle arzularsa ve öyle bakarsa, baktığı şeyden çok büyük bir lezzet duyar. Sadece bakmış olmak için bakmak insana lezzet vermez. Demek ki önemli olan sadece görmek değil, görmeden dolayı alınan lezzettir. Yüce Allah mealen şöyle buyuruyor: "Cennette canların arzu ile isteyeceği ve gözlerin lezzet alacağı her şey var." (Zuhruf: 71)
Demek ki, nefis için hasıl olan bütün lezzet ve elemler, ferah ve hüzündendir. Bunlar da sevileni yahut sevilmeyeni şuurlu bir şekilde anlamaktan ortaya çıkar. Fakat mücerret anlamak, idrak etmek ferahlık veya hüzün değildir. Netice: Ferahlanma ve lezzetlenmeyi içine alan îmanın halaveti, ki, bunu îmanın lezzetini tadan mümin bulur, Allah'a muhabbetin en yüce doruğunda doğar ve O'na büsbütün bağlar. Bu hal üç şeyle meydana gelir: Muhabbeti kemale erdirmek, onu tarif etmek ve zıddını defetmek.Muhabbetin kemale ermesi, Allah ve Resûlünü her şeyden fazla sevmek ve her şeyden üstün tutmaktır. Allah ve Resulünü normal bir sevgiyle sevmek yeterli değildir. Yukarda ifade ettiğimiz gibi, Allah ve Resulünün sevgisi her şeyden ve her sevgiden üstün olacak. Muhabbetin tarifi de, sevdiğini ancak Allah için sevmek ve muhabbetin zıddını defedebilmektir. İmanın zıddı olan küfürden, ateşe atılmaktan nefret edildiği gibi nefret edip tiksinmektir.
Allah'ın Resulünü ve bütün müminleri sevmenin Allah sevgisinden geldiğini biz iyi anladıktan sonra (Ki, Allah'ın Resulü de müminleri, Allah sevdiği için severdi. Zira o, Allah'a duyulan muhabbet konusunda, bütün insanların en üstünüydü ve sevdiğini sevmeye, sevmediğini sevmemeye en lâyık olanı idi.) hilleti daha iyi anlamış olacağız.Hillette, yani dost edinmede, Allah'tan başkası için hiç bir hak yoktur. Başka bir deyimle, Allah'tan başkasını dost edinme diye bir mesele olamaz. Dost edinmek sadece Allah'a mahsustur. Allah'ın Resulü şöyle buyurmuştur: "Eğer yeryüzünde olanlarken birini dost edinmek hakkım olsaydı, elbette ki Ebu Bekr'i dost edinirdim," (Müslim ve Buharî) Demek ki, Allah Resulü bile Allah'tan başkasını kendisine dost edinemiyor. Çünkü, dostluk sadece Allah'a mahsustur, O'na ait kılınmıştır. İşte bütün bunlar böyle anlaşılınca, hilletin mutlak, tecezzi etmez bir muhabbet olduğu ve her muhabbetin üzerinde olduğu anlaşılmış olur. Maksud, amaç, gaye: Allah'a muhabbet ve dostluğun ve O'na kulluğun gerçekleşmesinden ibarettir. Bu hususta birçok kimse yanılmış ve kulluğun, beraberinde muhabbet bulunmaksızın, yalnız boyun eğmek ve bunun lezzetini almaktan ibaret olduğunu zannetmişlerdir. Kullukta muhabbet, heva ve nefsi arzularda ferahlamak ve rububiyetin tahammül edemeyeceği bir zillete düşmektir. Bundan dolayı rivayet edilir ki, etrafındakiler muhabbet hakkında konuştuğu zaman, Zinnun şöyle demiştir: "Durun ve bu meseleden söz etmeyin. Nefisler muhabbeti bilemez ki, ondan söz etme hakkına sahip olsun."
İlim ve marifet ehlinden bir çoğu, lezzetini duymadan muhabbetten bahsedenlerin toplantısında bulunmayı kötü saymışlardır ve böyle toplantılara asla katılmamışlardır. Seleften (bizden evvel yaşamış olan) biri şöyle söylemiştir: "Bir kimse sadece sevgi ve muhabbetle ibadet ve kulluk yaparsa böyle bir kimse zındıktır. Yani, küfrünü içinde saklayan, ama dışarıda iman ehli olarak görünen kişi. Bir kimse sadece bir şeyler umarak Allah'a ibadet ve kulluk yaparsa, bu kimse mürcielerden olur. (Mürcie mezhebi, küfürle itaatin bir fayda vermeyeceğine, imanla da masiyetin bir zarar getirmeyeceğine itikat eden bir mezhep) Bir kimse Allah'a sadece korku ile kulluk ve ibadet yaparsa, böyle bir kimse de Haruriyelerden olur. (Haruriyeler, hakem meselesinde Hz. Ali'ye karşı hareket eden Ali'nin askerleridir. Hz. Ali'yle savaşmışlardır ve savaştıkları yerin adı da Harua olduğu için, bunlara Haruriye denmiştir.) Her kim, Allah'a, korku, umut, sevgi ile birlikte kulluk ve ibadet ederse, işte bunlar mümin ve muvahiddir.
Seleften sonra gelenlerden bazıları, muhabbet konusunda o kadar ileri gitti ki, hududları aştılar. Ve bundan da inşirah duyup ferahladılar. Öyle ki muhabbeti bir çeşit ahmaklığa döndürdüler. Kulluğa zıt ve ancak Allah içirt caiz olacak bir çeşit rububiyet mertebesine çıkaran bir dava haline getirdiler. Bu konuda o kadar ileri gidenler var ki, bunlardan bazıları, enbiya ve Resullerin de hududunu aşarak, bazı iddialar ileri sürüyorlar. Veya öyle şeyler istiyorlar ki, o, istedikleri ancak Allah tarafından yerine getirilebilir. Resûl ve Nebiler bile bu istekleri yerine getiremez.
Bu mesele birçok şeyhin ayağını kaydıran bir meseledir. Ayaklarının kaymasının sebebi. Resullerin beyan eylediği ve getirdiği emir ve yasakların tespit etmiş olduğu ubudiyeti ve kulluğu yeterince talim etmemiş olmalarıdır. Belki de kulluğu anlayacak kafa yapısına sahip olmayışları onları çukura düşürmüştür. Elbette ki aklı zayıf olanların dini anlamaları çok müşküldür. Çünkü, nefislerinde sapık ve cahilane bir muhabbet doğar aklı eksik olanların. Böyle bir muhabbetten ancak aklı eksik olanlar bir lezzet duyar. Nasıl ki bir insan başka bir insana duyduğu muhabbetle, cahilliği ve aptallığı sebebiyle ferahlar ve der ki: "Ben onu seviyorum. Onun için, kendisine yapacağım her türlü yanlışlık ve kötü hareketten ötürü sorumlu olamam! Sevgin beni temizler her türlü kirlilikten." Böyle düşünen ve inanan kimse, dalaletin en derin gayyasında boğulmuştur. Çünkü bu söz Kur'an'da nakledilen Yahudi ve Hıristiyanların sözlerine benzemektedir: "Yahudiler ve Hıristiyanlar: "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. Yüce Allah onlara şöyle cevap verdi: "Onlara de ki: O halde neden günahlarınızdan ötürü Allah size azab ediyor? Hayır, doğrusu siz O'nun yarattığı insansınız. Dilediğini bağışlar dilediğine azab eder." (Maide: 18)Bu âyette Allah onlara işlediği günahlardan ötürü azab edeceğini, Allah katında bir sevgileri olmadığını ve hiç kimsenin kendi oğlu olmadığını ortaya koyuyor. Kendilerinin de diğer insanlar gibi birer yaratık olduklarını belirtiyor. Allah bir kimseyi severse o sevdiğini" muhabbet duyduğu işlerde kullanır. Allah'ın sevgilisi, Allah'ın men ettiği kötü işlerin hiçbirini yapmaz. Bir insan büyük günahları işler ve bu kötü halden tevbe edip vazgeçmezse, hiç şüphe yok Yüce Allah onun yaptıklarına kızar ve cezalandırır. Tersine, mümin kulunu sevdiği için de, mümin kulların yaptığını sever ve razı olur. Zira Yüce Allah, kulu imanı ve takvası oranında sever.
Allah kendisini seviyor diye, işlediği günahlara devam eden kimse ve hele bunun kendisine bir zarar vermeyeceğine inanan bir insan, zehir içtiği halde, bünyesinin bu zehri yeneceğine ve zehirden bir zarar görmeyeceğine inanan ahmak kimse gibidir. Eğer böyle ahmaklar. Resullerin bile, kendilerine indirilen kitaplardaki emir ve yasaklara uymak için, ne büyük eziyetlere katlandıklarını, ne acı belâ ve zorluklan karşılamak zorunda olduklarını bilselerdi, elbette ki, böyle bir ahmaklığa düşmezlerdi. Ki o Resuller insanların Allah katında çıkacakları en yüksek makamlara çıktıklarını, yücelikte ve Allah'ın sevdiklerinde müstesna yeri olduklarını bilirler ve belki de doğru yola gelebilirlerdi birazcık akılları olsaydı.
Bir 'kimse, bir başka kimseyi gerçekten sevse bile, sevilenin dediklerini yapmaz, onun memnun etmeye çalışmazsa bir de üste üstlük sevdiğine kaba muamele ederse, sevdiğinin kızgınlığını nefretini celbeder ve belki de cezasına muhatap olur. Dine bağlı olan bir çok kimse sırf cahillikleri ve idaresizlikleri sebebiyle, Allah'a kulluğu sadece sevgide aradılar. Bunlar Allah'ın hudutlarını çiğnedikleri halde, yasaklarını çiğnedikleri, Allah'ın hakkını vermedikleri, batıl ve sapık iddialar ileri sürdükleri halde, sevginin kendilerini kurtaracağı sapıklığına düştüler. O kadar sapık şeyler söylediler ki, bu sözleri Allah'ın affetmesi mümkün değildir. Meselâ: "Benim herhangi bir müridim, bir kimseden nefret eder, onu cehennemlik olarak görürse, ben ondan uzak olurum" gibi batıl sözler söyleyenler bile sevgiye sığınmak hatasına düştüler. Bu hatalardan birisi, müridinin bir insanı cehenneme atacağını yahut oradan kurtaracağını sanmasıdır. Müridini böyle bir güçte görmekten daha sapık görüş var mıdır insanlık âleminde. Mürid, yani talebe bile bu güçte olduktan sonra, siz varın hesap edin, şeyh hangi güçtedir. Bazısı da şöyle söyler: "Kıyamet günü cehennemin üzerine benim çadırım örtülür ve örtüyü aşıp da hiç kimse cehenneme gönderilemez."
Çok meşhur şeyhlerden bu ve buna benzer sapık sözler duyulmuştur. Bunlar ya o şeyhlere yapılan iftiralardır ya da kendilerinden sadır olmuş sapık sözlerdir. Bu gibi sözler bazen insanoğlu sarhoş haldeyken ağızdan çıkar. Bu gibi hallerde insan temyiz gücünü, muhakeme yeteneğini kaybeder, ne söylediğini bilmeyecek kadar güçsüz kalır. Sekr, yani sarhoşluk, iyiyi kötüden ayırma gücünde olunmadığı zamanlarda tadılan bir lezzettir. Bundan ötürü, bu sözleri sarfedenler, sekr halinden çıkıp ayıldıkları zaman, söylediklerinden pişmanlık duyup tevbe etmişlerdir ekseri. Sevgiden, şefkatten, levmden, aşktan bahseden kasideleri dinlemeyi önemli sayan şeyhlerin asıl maksadı budur. Çünkü bu gibi kasideler, neye ait söylenmiş olursa olsun, dinleyen ve okuyan kişinin kalbini tahrip eder ve sevgi doğurur. Yüce Allah ne kadar açık anlatıyor bu gerçeği: "Allah sevgisini ve muhabbetini indirdi, onunla insanları imtihan ediyor." Ve yine;
"Deki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun. O zaman Allah'da sizi sever..." (Âli İmran: 31)